Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Toplumsal cinsiyet rolleri kültüre özgü erkekliğin ve kadınlığın sosyal ortamda ifade ediliş tarzını oluşturur. Erkeksi (maskülen) ve kadınsı (feminen) davranış tutumları toplum tarafından cinsiyetlere atanır. Erkeklerden erkeksi davranışlar ve kadınlardan kadınsı davranışlar beklemek toplumun belirlediği cinsiyet rollerine uygun düşer.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri
24 Nisan 2018 Salı 14:20

Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Bireylerin sahip olduğu özellikler sosyal ortamdaki ilişkileri sonucunda ortaya koyulur ve hem kendini hem de diğer insanları çeşitli yönlerden etkiler. Bireylerin sahip olduğu özellikler çok boyutlu bir kapsamı ifade etmekle birlikte çeşitli yönlerden sınıflandırılabilmektedirler. Kişisel özellikler, fiziksel özellikler ve cinsiyet gibi özelliklere göre insanları sınıflamak mümkündür. Bireylerin sahip olduğu tüm bu özellikleri de kendi aralarında doğuştan getirilen özellikler ve sonradan kazanılan (öğrenme ürünü olan) özellikler şeklinde sınıflamak mümkündür. Bireyler daha dünyaya gözlerini açmadan belirlenmiş olan ve kendi seçimleri olmaksızın sahip olduğu özellikler doğuştan getirilen özelliklerdir. Cinsiyet doğuştan getirilen bir özellik olmakla birlikte bireylerin tüm yaşamı boyunca ilişkilerini, dünya görüşlerini, kariyerlerini, kişilik özelliklerini, ilgi alanlarını ve daha birçok yönden sosyal hayatlarını tümüyle etkilemektedir. Cinsiyet çok yönlü ve alt boyutları olan bir kavramdır. Sadece kadın ve erkek ayrımına değil daha birçok ayrıma sebebiyet vermekte ve sosyal hayatı şekillendirmektedir. Cinsiyet biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve ahlaki özellikler taşıyan ve çeşitlilik gösteren bir bütünselliği ifade eder. İnsanların cinsiyetlerine bağlı olarak cinsel rolleri, yönelimleri ve kimlikleri mevcuttur. Cinsiyet rolleri, cinsiyetlere göre sosyal anlamda belirlenmiş bazı davranışları içerir. Cinsiyetlere atfedilen bu özellikler etkileşim, sosyalleşme, beklentiler gibi toplumsal süreçlere dayanmaktadır. Toplumun cinsiyetleri birbirinden ayırmak ve sosyal hayatı buna göre şekillendirmek için cinsiyetlere özellikler yükler, bu özellikler toplumsal cinsiyet rolleri olarak geçmekte olup toplum içindeki her bireyi etkisi altına alır.

Cinsiyet (Sex) ve Toplumsal Cinsiyet (Gender) Farkı

Cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmakta ve aynı anlam içerisinde değerlendirilmektedir. Son zamanlarda özellikle sosyoloji ve psikoloji alanyazınında bu konuya dair yönelimin artmasıyla birlikte bu iki kavram birbirinden ayırt edilmeye başlanmıştır. Öncelikli olarak olgu ve olayları kavram ile açıklama zorunluluğu hissetmeye sebebiyet veren farklılıkları ve farklılıkların nedenlerini açıklama ve ayırt etme ihtiyacıdır. Kadın ve erkeğin farklılaşmasının nedenleri biyolojik mi yoksa psikososyal (sosyokültürel) nedenlere mi dayandığı tartışması cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını ayırma ve açıklama ihtiyacı doğurmuştur. Temel farklılıkları biyolojik kökenlere bağlayanlar olduğu gibi kültürel nedenler ile açıklayanlar da vardır. Genel olarak kabul gören görüş ise kadın ve erkek arasındaki farklılığın hem biyolojik hem de sosyokültürel nedenlere dayandığıdır. Biyolojik açıklama kadın ve erkeğin fiziksel ve genetik özelliklerine vurgu yapar ve bu da biyolojik cinsiyeti tanımlar. Psikososyal açıklama cinsiyet farklılıklarının kaynağını kültür özellikleri olarak görür ve cinsiyetin toplumsal yönünü vurgular.

Cinsiyet (sex), kadın ve erkekleri biyolojik olarak birbirinden ayıran genetik temelli yapıya dayanır (Yüce, 2017). Cinsiyet sahip olunan cinsel organlarla karakterizedir ve doğuştan getirilir. Toplumsal cinsiyet, sosyal ortam içerisinde toplumun kadın ve erkek bireylere yönelik beklentisi, kadınlık ve erkeklikten anladığı, cinsiyetlere uygun gördüğü davranışları, yönelimleri ve tutumları ifade etmektedir. Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetin psikososyal ortamdaki dışavurumudur (Dökmen, 2009). Toplumsal cinsiyetin oluşmasının temelinde psikolojik, kültürel ve toplumsal faktörler yer almaktadır (Yüceol, 2016). Cinsiyet tek bir faktöre (biyolojik fark) bağlı olarak farklılık yaratırken, toplumsal cinsiyet birçok faktöre (psikolojik, kültürel ve toplumsal) bağlı olarak farklılık yaratmaktadır. Toplumsal cinsiyetin bir getirisi olarak kadın ve erkek arasında hiyerarşi oluşmaktadır. Kadın ve erkek arasındaki biyolojik fark herhangi bir eşitsizlik yaratmazken toplumsal cinsiyet sosyal anlamda bu iki cinsiyet arasında fark oluşturur. Pilot denildiğinde erkek pilotun gözde canlanması, hostes denildiğinde kadın hostesin gözümüzde canlanması toplumsal cinsiyetin etkisine bir örnektir. Mesleklere, giyim-kuşama, renklere, davranış ve tutumlara bir cinsiyet atfetmek toplumsal cinsiyet kavramına denk düşer. Biyolojik cinsiyet kadın ve erkek arasında sadece genetik yapı arasında bir fark gözetirken, toplumsal cinsiyet doğal olmayan unsurlar ile cinsiyetleri birbirinden ayırır. Cinsiyet doğuştan atfedilip, öğrenme ürünü olmayan bir kavramken, toplumsal cinsiyet öğrenme ürünü olan ve toplum ile etkileşim sonucu kazanılan özelliklerdir.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri (Gender Role)

Rol, sosyal ortamda bulunan bireylerin görev ve sorumluluklarını ifade eden sosyolojik bir kavramdır (Dökmen, 2009). Cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin üstüne toplum tarafından yüklenen, cinsiyetlerin uygun görülen davranışları sergilenmesine yönelik beklentiler toplumsal cinsiyet rolleri olarak ifade edilmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri kültüre özgü erkekliğin ve kadınlığın sosyal ortamda ifade ediliş tarzını oluşturur. Erkeksi (maskülen) ve kadınsı (feminen) davranış tutumları toplum tarafından cinsiyetlere atanır. Erkeklerden erkeksi davranışlar ve kadınlardan kadınsı davranışlar beklemek toplumun belirlediği cinsiyet rollerine uygun düşer. Çocuklar doğduklarından itibaren sosyal çevre ile etkileşerek kendi cinsiyetlerine uygun olan davranışları öğrenirler. Öğrenme sürecinde kültürün, toplum, ebeveynlerin, okul ortamının ve kitle iletişim aracının büyük bir etkisi vardır. Çocuk kendi cinsiyetine uygun davranış gerçekleştirdiğinde çevre bunu onaylarken, cinsiyetine uygun düşmeyen bir davranış gerçekleştirdiğinde ise davranışı onaylamaz ve eleştirir (Çavdar, 2013). Çocuklar daha yaşamlarının ilk başlarında oynadıkları oyunları, izledikleri çizgi filmleri, giydikleri kıyafetleri, tutum ve davranışlarını cinsiyetlerine uygun düşüp düşmediği yönünde öğrenirler ve bunu kendilerinden beklenen şekilde sergilerler. Çocuklukta öğrenilen bu roller bireylerin ilerideki yaşamlarını da etkilemektedir. Yetişkinler meslek seçimlerinde, duygu ve düşüncelerini yansıtmada ve diğer insanlarla olan etkileşimlerinde toplumsal cinsiyet rollerine uygun davranma eğilimindedirler (Dökmen, 2009). Yaygın olarak kullanılan “erkekler ağlamaz” kalıp yargısına uygun olarak erkekler duygularını gizlemekteyken, kadınlar ise “ev işlerinden kadın sorumludur” kalıp yargısına uygun olarak ev işlerinin sorumluluğunu daha fazla üstlenmektedirler. Cinsiyet bireylere herhangi bir görev ve sorumluluk yüklemezken, toplumsal cinsiyet kadın ve erkekliği birbirinden ayıran yapay roller biçer. Cinsiyetlere bahşedilen bu roller toplumdan topluma değişebilmektedir. Toplumun kültürel yapısına, ırkına, ekonomik düzeyine, tarihsel sürecine göre toplumsal cinsiyet rolleri farklılık gösterebilir.

Toplumsal cinsiyet rolleri cinsiyetlerin sosyalleşmesi anlamına gelmektedir. Genellikle erkekler maskülen davranış sergilerler. Maskülen “erkeksi” anlamında kullanılmaktadır. Kadınlar ise genelde feminen davranış sergilemektedirler. Feminen, “kadınsı” anlamında kullanılmaktadır. Erkekler cinsiyetlerini maskülen davranışlar ile sosyal hayata yansıtmaktayken, kadınlar da feminen davranışlar ile cinsiyetlerini sosyal hayata yansıtmaktadır. Bu davranışlarım benimsenip sosyal yaşama uyarlanması sosyal psikolojide cinsiyet tiplemesi olarak bilinir. Cinsiyet tiplemesi, bireyin kendi cinsiyetinden beklenen davranışları kabul etmesi ve bunu sergilemesidir. Cinsiyetlerin uygun görülen belli davranışlara ayrılmasında toplumsal cinsiyet rolleri kalıpyargılarının etkisi oldukça büyüktür. Cinsiyetlerin tipleşmesi, uygun görülen davranışlara göre kategorize edilmesi ve cinsiyetlere yönelik beklentiler kadın ve erkekleri tek tip olarak görme eğilimi yaratır. Kadınlığa ve erkekliğe dair belli bir zihinsel temsil yaratıp her kadın ve erkeği bireyselliklerini göz ardı ederek oluşturulan zihinsel temsile uydurma toplumsal cinsiyet rollerinin oluşmasının altında yatan temel sebeptir. Cinsiyetlere yönelik kalıp yargıların doğurduğu en önemli sonuç cinsiyetçiliktir. Cinsiyetçilik insanları cinsiyetine göre ayırmaya, düşmanca tavır takınmaya ve üstün veya aşağı görmeye yöneliktir (Asan, 2006). Bir eyleme yönelik “bu kadın işi” veya “bu erkek işi” söylemleri cinsiyetçiliğin sosyal hayatta kullanılmasına bir örnek olarak verilebilir. Toplumsal cinsiyet rollerinin, toplumsal cinsiyet rolleri kalıp yargılarının ve cinsiyetçiliğin yarattığı en büyük sorun cinsiyet ayrımcılığıdır (Çavdar, 2013). Cinsiyet ayrımcılığı, bir cinsiyetin diğerine göre sosyal ve kültürel anlamda diğerinden aşağı tutulması olarak tanımlanabilir. Günümüzdeki ataerkil topluma bağlı olarak cinsiyet ayrımcılığından olumsuz etkilenen çoğunlukla kadınlardır. Kız çocuklarının okutulmaması, meslek kollarının bazılarının kadınlara kapalı olması, kadının zayıf ve yetersiz görülmesi sosyal anlamda cinsiyet ayrımcılığının en görülen örnekleridir. Cinsiyet ayrımcılığı yasalarla yasaklanmış olmasından dolayı ve günümüzde bireylerin tepkilerden çekinmesinden dolaylı daha çok dolaylı bir biçimde kendini göstermektedir. Kadınların meslekte ilerleme durumlarını kısıtlayabilecek herhangi bir yasal engel yokken görülmeyen ve resmi olmayan bir takım engeller vardır. Kadınlığa yüklenen kalıpyargılar ve önyargılı düşünceler de dolaylı olarak cinsiyet ayrımcılığına yol açmaktadır (Dökmen, 2009).

Geleneksel Toplumsal Cinsiyet Görüşü ve Eşitlikçi Toplumsal Cinsiyet Görüşü

Toplumsal cinsiyette eşitlik ve gelenek ifadeleri cinsiyetlere yönelik iki uç durumu anlatmaktadır. Geleneksel toplumsal cinsiyet görüşü cinsiyet ayrımcılığına dayanırken, eşitlikçi toplumsal cinsiyet görüşü cinsiyetler arasında herhangi bir ayrım gözetmemektedir. Geleneksel toplumsal cinsiyet görüşü bireylerin karşısına sınırlamalar, kontroller ve sosyal yaşamda çeşitli engeller çıkarmaktadır. Geleneksel görüş, kadının yaşam alanının ev işlerine dönük olduğunu ve erkeğin ise çalışan ve para kazanan rolünde olduğunu vurgular. Geçmiş literatür incelendiğinde geleneksel toplumsal cinsiyet görüşünün en çok etkilediği cinsiyet kadınlar olarak görülmektedir (Erzeybek, 2015). Eşitlikçi toplumsal cinsiyet görüşünün temeli “toplumsal cinsiyet eşitliği”ne dayanmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, bireylerin sosyal, kültürel, siyasal, akademik, ekonomik ve aile gibi bağlamlarda hiçbir şekilde cinsiyetlerine yönelik ayrımcılığa maruz kalmamalarını temel alır (Zeyneloğlu, 2008). Zeyneloğlu (2008), toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik üç boyuta dikkat çekmiştir. Bunlardan birincisi; cinsiyetlere yönelik ayrın gözetmeme, ikincisi; erkek ve kadınların dünyaya gelişlerinde bir takım farklılıklar olduğunu kabul etmek ve bu farklılıkların getirisi olan eşitsizlikleri önlemek, üçüncüsü; kadına yöneliş cinsiyet eşitsizliğini önleyici programlar geliştirmektir.

Kadın ve erkeğin gelişimsel olarak birbirine göre çeşitlilik ve farklılık gösteren gereksinimleri ve güçlerinin olduğunun bilincinde olup eşitsizlik yaratan farklılıkları belirleyip iki cinsiyet arasında yaşamın yer alanında denge kurma yönünde politikaların uygulanması toplumsal cinsiyette hakkaniyet görüşünün benimsenmesini gerektirmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Gelişim Kuramları

Psikanalitik Kuram

Psikanalitik kuramın kurucusu olan Sigmund Freud’un görüşleri toplumsal cinsiyet gelişimini açıklayan ilk kuram olmakta birlikte aynı zamanda en çok eleştirilen kuramdır. Freud, toplumsal cinsiyeti gelişimini 0-6 yaş arasında yaşanan psikoseksüel gelişim evrelerine indirgemiştir. Psikanalitik kuramda toplumsal cinsiyetin gelişimini açıklayan üç evre bulunmaktadır; cinsiyet farklılıklarının farkında olunmadığı dönem, cinsiyet farklılıklarının anlaşıldığı dönem ve öidipal dönem. İlk dönem içerisinde her iki cinsiyette erkeksi roller sergiler. İkinci dönem de ise cinsiyetler arasındaki farkı anlar ve kendi cinsiyetinin farkına varır. Bu farkına varış sadece penis üzerinedir. Bu dönemde çocuklar cinsiyetleri “penisi olan” ve “penisi olmayan” olarak ayırabilirler. Penise sahip olma libidoları annesine çevrilmiş olan çocuklar için babaları tarafından hadım edilme korkusu yaratır. Kız çocuklarında ise penise sahip olmama bir “kıskançlık” yaratır, Freud bu duruma penis kıskançlığı demiştir. Penis kıskançlığı kız çocuklarında bir eksiklik duygusu yaratır ve bu eksikliği gidermek için libido enerjilerini babaya yöneltirken anneyi de penisten mahrum biri olarak görüp bu eksiklikten dolayı anneyi suçlarlar. Üçüncü dönem, öidipal dönemdir ve bu dönemde toplumsal cinsiyet oluşur. Erkek çocukları baba ile rekabet etmekten vazgeçip onunla özdeşleşme yoluna giderler. Bu özdeşleşme öidipus kompleksi olarak adlandırılır ve erkeklerde sosyal olarak toplumsal cinsiyeti oluşturur. Kızların toplumsal cinsiyet gelişimi farklı bir yol izlemektedir. Kızlar bir penise sahip olamayacaklarını anladıkları zaman babalarını elde edebilmek için kadınsı davranışlar göstererek anneye uyum göstermeye başlarlar. Kız çocuklarında yaşanan bu süreç elektra kompleksi olarak adlandırılır. Karen Horney, penis kıskançlığına karşıt bir görüş olarak rahim kıskançlığını ortaya atmıştır. Rahim kıskançlığı, erkeklerin kadınların doğurganlık özelliğini kıskanması olarak ifade edilir. Doğurganlık eksikliği erkekleri hayatın diğer alanlarında başarılı olmaya zorlamaktadır ve erkekler bu eksiklikten doğan farklılığı dengelemeye çalışmaktadırlar (Çavdar, 2013).

Sosyo-Biyolojik Yaklaşım (Evrimsel Görüş)

Evrimsel görüş, cinsiyetler arasındaki farkları milyonlarca yıllık evrimsel süreç ve gen değişimi ile açıklamaktadır. Biyolojik olarak farklı yapıya sahip kadın ve erkekler tarih boyunca biyolojik yapının getirilerine bağlı olarak sosyal hayatta farklı davranışlar geliştirmişlerdir. Her canlı türünün hayattaki amacının hayatta kalmak, üremek ve türünün devamlılığını sağlamak olduğunu belirten evrimsel görüş, bu bağlamda kadın ve erkeğin hayatlarını sürdürebilmek için farklı davranışlar benimsediğini öne sürer. Avı toplayıcı toplumlarda kadınların doğurganlık özelliklerine bağlı olarak yavru bakımını sağlamaları korumacı ve bakım veren rollerini üstlenmelerini sağlarken, erkeklerin fiziksel özellikleri avlanmaya daha  müsait olduğu için daha çok saldırgan davranışlar geliştirmişlerdir. Bu durum günümüzde kadınların daha çok duygusal ve ilgi meyilli olmasını açıklarken, erkeklerin soğukkanlı ve duygularını gizleme eğiliminde olmasını açıklar. Kadınların eş seçiminde yavrularını hayatta tutabilecek güçte erkeği eş olarak seçmesi günümüzde kadının eş seçiminde finansal açıdan iyi durumda olan erkekleri eş olarak seçmesini açıklamaktadır. Günümüzde bu çıkarım kadının ekonomik alanda öne çıkması ile zayıflamış olsa bile erkek yine eş seçiminde doğurganlık düzeyi yüksek olan eşlere ilgi göstermektedir ve eşi etkileyebilmek için finansal gücünü ön plana çıkarmaktadır (Erzeybek, 2015). İnsanlarda ve diğer tüm canlılarda genel olarak erkeğin daha saldırgan olma özelliği ise testosteron hormonunun etkisine dayanmaktadır. Testosteron hormonunun etkisi ile canlı türlerinde genellikle avlanma görevi erkeğin sorumluluğundadır. Erkeğin çok sayıda döle sahip olması ve birçok yumurtayı aynı anda dölleyebilmesi, kadınların sınırlı sayıda yumurtaya sahip olması ve ancak tek bir erkek tarafından döllenebilmesi cinsiyetler arasındaki eş seçimine etki etmektedir. Erkeğin daha çok döl üretebilmesi ve daha çok kadını dölleyebilmesi sonucunda erkekler eş seçimlerinde kadınlara göre daha çok tesadüfi ilişkilerde bulunması, eş seçimlerinde fazla düşünmemesinde etkili olmaktadır. Öte yandan kadının ancak bir erkek tarafından döllenebilmesi kadının eş seçiminde daha titiz davranmasına ve ayrıntılı düşünmesine sebep olmuştur. Bu durum erkeğin çok eşliliğe yatkınlığına ve kadının tek eşliliğe yatkınlığına dayanmaktadır (Dökmen, 2009). Dökmen (2009) bu konudaki görüşünü “erkeğin sadakatsizliğinin kaçınılmaz bir evrimsel sonuç” olarak açıklamıştır.

Sosyal Öğrenme Kuramı

Bandura, sosyal öğrenme kuramını temel alarak öğrenmenin model alma, gözlem, taklit etme ve davranış pekiştirme ile gerçekleştiğini öne sürmektedir (Çavdar, 2013). Çocukların cinsiyet rolleri kazanımında anne-babaların rolüne vurgu yapan sosyal öğrenme kuramı, çocukların cinsiyetine uygun olan davranışın ödüllendirilmesi, cinsiyetine uygun olmayan davranışların ise cezalandırılması sonucunda çocukların cinsiyet rollerini kazandıklarını öne sürmektedir. Ağlayan erkek çocuğuna “erkekler ağlamaz” denmesi sonucunda çocuk ağlamayı cinsiyeti ile ayrı tutmakta ve ileriki süreçlerde de ağlama davranışını sürdürmemektedir. Aynı şekilde ev işlerinde annesine yardım eden kız çocuklarının takdir görmesi onu ileride de aynı davranışı tekrar sergilemesinde motive edici olmaktadır. Çocuklar çevrelerini gözlemleyerek dolaylı olarak da kendi cinsiyetlerine uygun olan davranışları öğrenebilmektedir. Model alma ve taklit etme yoluyla erkek çocukları babalarını, kız çocukları da annelerini gözlemleyerek cinsiyet rollerini benimsemektedirler. Gözlemlenen davranışlar da belli zaman içerisinde taklit yoluyla sergilenmektedir. Sosyal öğrenme kuramı ayrıca, anne-babaların yanı sıra cinsiyet rollerinin öğrenilmesinde öğretmenler, kitle iletişim araçları ve medyanın da etkili olduğunu belirtir (Dökmen, 2009).

Bilişsel Gelişim Kuramı

Bilişsel gelişim kuramına göre çocuklar cinsiyet rollerini dış dünyada gözlemleri sonucu meydana gelen bilişsel değişimler sonucu elde etmektedir. Kurama göre çocukların bilişsel kapasiteleri geliştikçe cinsiyetlerine yönelik yargıları da gelişir ve kesinlik kazanır. Kohlberg çocuklarda cinsiyet rolleri kazanımını üç aşamada açıklamıştır. İlk aşama cinsiyeti etiketleme aşamasıdır. Bu aşamada çocuk bir cinsiyete sahip olduğunun farkına varmaya başlar. Diğer insanların cinsiyetlerine yönelik her zaman doğru bir yorum getiremeseler bile kendilerinin erkek veya kız olduğunun farkındadırlar. Cinsiyetleri ayırmada yüzeysel davranırlar. Buna bağlı olarak uzun saçı kadın ile takım elbiseyi de erkek ile özdeşleştirmek gibi davranışlarda bulunurlar. İkinci aşama, cinsiyetin kararlılığı aşamasıdır. Bu aşamadaki çocuk erkek olduğunu veya kız olduğunu bilmekle beraber ileriki zamanda da aynı cinsiyette kalacağını bilmektedir. Üçüncü aşama cinsiyetin değişmezliğidir. Bu aşamada çocuk cinsiyetin fiziksel görünümle alakalı olmadığının farkına varabilir. Bir kişinin uzun saçlı olması onun kesinlikle kadın olabileceği anlamına gelmediğinin farkına varmaya başlamıştır. Bu aşamadaki çocuk kadın ve erkeklerin sosyal ortamdaki davranışlarını, görevlerini ve sorumluluklarının bilincine varmaktadır (Çavdar, 2013).

Toplumsal Cinsiyet Şeması Kuramı

Sandra Lipsitz Bem, toplumsal cinsiyet şeması kuramında bilişsel gelişim sürecinin ve sosyal öğrenmenin çocuklarda toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinde etkili olduğunu dile getirmiştir. Bem’e göre çocukta “kadın” ve “erkek” olarak iki ayrı şema bulunmaktadır. Sosyal ortamda gözlemler ve öğrenmeler sonucu çocuklar belli başlı tutumları, davranışları ve özellikleri kadın veya erkek şemasına işlemektedir. Gelişim sürecindeki her çocuk öğrendiği bilgileri bu şemalara uyarlayarak olayları ve olguları değerlendirmektedir. Babasının güçlü olduğunu bilen çocuk erkeklik şema ile güçlülük bilgisini özdeşleştirir ve “erkekler güçlüdür” şeklinde bir cinsiyet tiplemesi oluşturur. Ayrıca cinsiyete atfettiği özelliklere göre çocuk kendi benliğini değerlendirir, davranışlarını belirlediği cinsiyet şemalarına göre belirler, kişilik özelliklerini cinsiyetinin özelliklerine göre şekillendirir ve tercihlerini oluşturduğu cinsiyet şemasına göre seçer. Toplumsal cinsiyet şeması kuramı bireyleri cinsiyetleri ayrıştıran ve cinsiyetleri ayrıştırmayan olarak iki sınıfa ayırır. Cinsiyetleri ayrıştıran bireyler sosyal ortamdaki davranışlarını kendi kişilik özellikleri yerine cinsiyetlerinin getirdiği davranışlara göre sergilerle ve hem kendini değerlendirirken hem de diğer insanları değerlendirirken cinsiyet özelliklerine göre yargıda bulunurlar. Cinsiyetleri tipleştiren birey geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini kabul ederler ve buna uyum gösterirler. Cinsiyetleri tipleştirmeyen birey davranışlarını ve kişisel özelliklerini cinsiyetin gerektirdiği normlara göre belirlemez. Kendine ve başkasına yönelik yargılarında cinsiyet özelliklerini ön plana çıkarmayan bireyler cinsiyetleri ayrıştırmayan bireylerdir. Bem, ayrıca literatüre androjen kavramını kazandırmıştır. Androjen kavramının anlamı, bireyin hem kadınsı hem erkeksi özelliklere sahip olabileceği ve bu özellikleri sergileyebileceğine dayanır. Bir kişi hem “duygusal” olarak kadınsı özellik sergileyebilirken, bir yandan da “güçlü” olarak erkeksi özellik sergileyebilmektedir. Androjen bireyler sosyal ortamlara daha kolay adapte olabilmekte, olaylara daha esnek davranabilmekte ve patolojik rahatsızlıklardan daha az etkilenebilmektedir. Androjen olmak cinsiyet eşitsizliğinin karşısında durmaktır. Davranışları, tutumları, yönelimleri ve tercihleri cinsiyetlere atfetmemek, cinsiyetin getirisi olarak görmemek, cinsiyetin görev ve sorumluluğuna bağlamamak daha esnek ve olumlu bir sosyal ortam yaratmaktadır (Dökmen, 2009).

Sosyal Rol Kuramı

Sosyal rol kuramı, kadın ve erkeklerin rollerinin farklılaşmasında sosyal yapı içerisindeki statüleri ve statülere bağlı olarak oluşan hiyerarşik yapıyı ele alır. Sosyal hayatta erkeğin kadından daha bağımsız ve üstün olmasının sebebi üstlenilen rollerle alakalıdır. Roller değiştiği takdirde kadın ve erkek arasındaki güç dengesi de değişecek kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikte son bulacaktır. Bakım verme rolü toplum içerisinde daha çok kadına verildiğinden kadın ekonomik anlamda erkekten daha geri kalmaktadır. Bu rol cinsiyetler arasında eşit paylaşıldığı takdirde toplumsal cinsiyet eşitsizliği de ortadan kalkacaktır. Roller doğuştan getirilen ve değişmez özellikler olmayıp sosyalleşme ile kazanılan ve öğrenme ürünü olan davranışlardır. Sosyal rol kuramı rollerin cinsiyetlere özgü olmadığını savunur ve rollerin değişebileceği kanısındadır (Dökmen, 2009).

Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutumlarını Etkileyen Unsurlar

Zeyneloğlu (2009) yaptığı literatür taraması sonucunda toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarını etkileyen unsurları şöyle sıralamıştır; aile ortamına yönelik ebeveyn eğitim düzeyi ve annenin çalışma durumu, kardeş ve akran grupları, öğretmenler, ders kitapları ve kitle iletişim araçları. Çocuklar doğumlarından itibaren sosyal etkileşime geçtikleri ilk kişiler ebeveynleridir ve çok uzun süreler boyunca da bu etkileşir sürmektedir. Ebeveynler çocukların cinsiyet rolleri tutumlarını belirmesinde ilk modeldir. Ebeveynler çocukları daha dünyaya gelmeden kıyafetlerini ve bebek odasını çocuğun cinsiyetine göre uyarlarlar. Genel olarak erkek çocukları için mavi renk tonu ağırlıkta olan kıyafetler tercih edilirken; kız çocukları için genelde pembe kıyafetler tercih edilir. Ebeveynler bu tutumları ile daha çocukları dünyaya gelmeden çocuklarının cinsiyet özelliklerine göre onların dünyalarını şekillendirmektedir. Daha sonraki süreçlerde erkek çocukları için araba, oyuncak tabanca, süper kahraman figürleri gibi oyuncaklar alınırken; kız çocukları için ise oyuncak bebekler daha çok tercih edilmektedir. Ebeveynlerin sergilemiş olduğu bu tutumlar çocukların cinsiyet rollerini şekillendirmede çocukluk dönemlerindeki en önemli faktörlerdir. Anne ve babalar arasında ise babaların çocuklarını daha çok geleneksel cinsiyet rolleri tutum özelliklerine göre yetiştirdikleri gözlenmiştir. Ayrıca ebeveynlerin eğitim seviyesi ile toplumsal cinsiyet rollerinin eşitlikçi tutuma sahip olması arasında bir ilişki vardır. Ebeveynlerin eğitim seviyesi arttıkça çocukların eşitlikçi toplumsal cinsiyet rollerine sahip olmalarını etkilemektedir. Özellikler annenin eğitim seviyesinin çocuğun toplumsal cinsiyet rolü belirlemesinde önemli bir etkisi vardır. Yapılan araştırmalara göre üniversite öğrencilerinin çoğunluğu annenin sahip olduğu toplumsal cinsiyet rollerini benimsemektedir. Annenin eğitim seviyesi arttıkça çocuğun eşitlikçi toplumsal cinsiyet rollerine sahip olma eğilimi de artmaktadır. Aile içindeki kardeş ilişkileri de benimsenen toplumsal cinsiyet rollerini etkilemektedir. Zeyneloğlu (2009) büyük kardeşlerin küçük kardeşlere cinsiyet rolleri tutumları konusunda rol model oluşturduklarını belirtmiştir. Küçük kardeşler aynı cinsiyetten daha büyük kardeşin davranışlarını izlemekte ve taklit etmektedir. Bunula birlikte erken, orta ve geç çocukluk dönemlerindeki akran grupları cinsiyet rolleri bağlamında belirleyici olabilmektedir. Akranlar arasında cinsiyetin gerektirdiği davranışı sergileyen çocuklar takdir görürken; cinsiyete uymayan davranış sergileyen çocuklar eleştirilmektedir. Okul öncesi ve ilkokul dönemindeki çocuklar genellikle oyunlarını “kız oyunu” ve “erkek oyunu” olarak ayırmaktadır. Örneğin; evcilik kız oyunu sayılırken, futbol oynamak erkek oyunu sayılmaktadır. Çocukluk döneminde genel olarak kızlar kızlarla, erkekler ise erkeklerle oynamaktadır ve diğer cinsiyetle iletişim ve etkileşim çok az düzeydedir.

Çocuğun aile ortamından sonra etkileşime geçtiği en önemli çevre okul ortamıdır. Okul ortamında öğretmenler ve ders kitapları toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarını etkilemektedir. Sınıf içerisinde öğretmenler öğrencilerden itaat eden, sakin ve pasif bir tutum sergilemelerini beklemektedirler. Bu durum toplumsal cinsiyet rollerine göre erkek öğrencileri olumsuz etkilemektedir. Kız öğrenciler pasif rolleri daha kolay benimseyebilmekte ve akademik hayata daha kolay uyum gösterebilmektedir. Çocukların kitle iletişim araçları yoluyla ile de kazandıkları toplumsal cinsiyet rolleri tutumları yadsınamayacak derecede fazladır. Özellikle televizyon kolay ulaşılabilmesi ve kolay etki edebilmesi açısından cinsiyet rollerini oldukça etkilemektedir. Reklamlar ve çizgi filmler doğrudan çocukların benimsedikleri cinsiyet rollerini ve algılarını etkilemektedir. Çizgi filmlerde süper kahramanların genel olarak erkek olması ve kurtardıkları kişinin ise kadın olması çocukların zihninde erkekleri güçlü ve kurtarıcı; kadınları güçsüz ve çaresiz olarak sınıflandırmasına yol açmaktadır. Reklamlarda genel olarak erkeğin işte çalışıyorken aktarılmasına karşın; kadın ev işleri ile uğraştığı gösterilmektedir. Buna bağlı olarak çocuklar cinsiyetlere özellik atfederken erkeğin yeri iş; kadının yeri ev şeklinde sınıflandırma yapabilmektedirler.

Toplumsal Cinsiyet Rollerine Yönelik Yapılan Araştırmalar ve İlişkili Kavramlar

Çavdar (2013) yaptığı araştırmada cinsiyetlere göre geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin ve eşitlikçi cinsiyet rollerinin farklılaşıp farklılaşmadığını araştırmış ve erkeklerin kadınlara göre daha çok geleneksel cinsiyet rollerine sahip olduğunu saptamıştır. Erzeybek (2015), ebeveynlerin çocuk yetiştirme tarzları ile toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarına yönelik bir araştırma gerçekleştirmiş ve ailelerin çocuk yetiştirirken takındıkları aşırı korumacı, baskıcı-otoriter ve demokratik-eşitlikçi tutumların toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ile arasında anlamlı bir ilişki saptamıştır. Demokratik-eşitlikçi tutumu benimseyen ebeveynlerin aynı zamanda eşitlikçi toplumsal cinsiyet rollerini de benimsedikleri görülmüştür. Damarlı (2006), androjen toplumsal cinsiyet rolü tutumuna sahip bireylerin diğer tutumları (erkeksi, kadınsı) benimseyen bireylerden daha fazla derecede olumlu benliğe sahip olduğunu belirtmiştir. Kurt (2016), bağlanma stilleri ile toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi incelemiş ve erkek ve erkeksi cinsiyet rolüne sahip bireylerin ilişki kurma sürecinde daha çok yakınlıktan kaçınmaya meyil ettiklerini saptamıştır. Ayrıca kadın ve kadınsı cinsiyet rolü benimseyen bireylerin ilişki içerisinde duygusal bağlılığının erkek ve erkeksi cinsiyet rolü benimseyen bireylerden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur. Bağlanma stili ile cinsiyet arasındaki ilişkiyi inceleyen Damarlı (2006) ise erkek bireylerin kadınlardan daha çok güvenli bağlanma stiline sahip olduğunu öne sürmüştür. Kurt (2006) aynı zamanda terk edilme kaygısı ile cinsiyet ve cinsiyet rolleri arasındaki ilişkiye yönelik olarak erkek ve erkeksi cinsiyet rolü benimseyen bireylerin kadın ve kadınsı cinsiyet rolleri benimseyen bireylerden daha az terk edilme kaygısı yaşadığını belirtmiştir. Yüceol (2016) ise anne-baba eğitim düzeyinin ve yerleşim bölgesinin toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarına yönelik ilişkisini incelemiştir. Ulaşılan sonuçlara göre anne-babanın eğitim seviyesi arttıkça çocukların daha çok eşitlikçi toplumsal cinsiyet rollerine sahip olduklarını belirtmiştir. Yerleşim yeri özelliği bakımından çocukluğundan itibaren büyük şehirlerde yaşamış olan bireylerin yine aynı şekilde eşitlikçi cinsiyet rolleri benimsedikleri saptanmıştır.

Kaynakça

  1. Yüce, D. (2017). Cinsel yönelim ve cinsel kimlik ayrımı.
  2. Dökmen, Z. (2009). Toplumsal cinsiyet sosyal psikolojik açıklamalar. İstanbul: Remzi Kitapevi.
  3. Yüceol, E. (2016). Toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlar ile ilişki doyumu ve romantik ilişkilerde akılcı olmayan inançlar arasındaki ilişkiler. İstanbul bilim üniversitesi, İstanbul.
  4. Çavdar, D. (2013). Üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları ve romantik ilişkilerde akılcı olmayan inançları. Ankara üniversitesi, Ankara.
  5. Asan, H. (2006). Ders kitaplarında cinsiyetçilik ve öğretmenlerin cinsiyetçilik algılarının saptanması. Kocaeli üniversitesi, Kocaeli.
  6. Erzeybek, B. (2015). Anne-babaların çocuklarını yetiştirirken benimsedikleri toplumsal cinsiyet rolleri tutumları. Ankara üniversitesi, Ankara.
  7. Zeyneloğlu, S. (2008). Ankara’da hemşirelik öğrenimi gören üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları. Hacettepe üniversitesi, Ankara.
  8. Damarlı, Ö. (2006). Ergenlerde toplumsal cinsiyet rolleri, bağlanma stilleri ve benlik-kavramı arasındaki ilişkiler. Ankara üniversitesi, Ankara.
  9. Kurt, Y. (2016). Kişilerin bağlanma stilleri ve toplumsal cinsiyet açısından ilişkideki olumsuzluklara verdikleri tepkilerin incelenmesi. Ufuk üniversitesi, Ankara

Aydın Deniz YÜCE


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.