Alfred Adler ve Bireysel Psikoloji

Alfred Adler, Bireysel Psikoloji

Alfred Adler ve Bireysel Psikoloji
04 Eylül 2018 Salı 00:35

Alfred Adler ve Bireysel Psikoloji

Alfred Adler’in Hayatı ve Hayatının Bireysel Psikoloji Kuramı Üzerindeki Etkisi

Alfred Adler, orta sınıf bir Yahudi ailenin 3. çocuğu olarak 7 Şubat 1870 yılında Viyana yakınlarında bir taşrada dünyaya gelmiştir. Yaşamının daha ilk başlarında çeşitli hastalıklarla mücadele etmiş ve bu sebepten ötürü hem kendini kardeşlerinden hem de okuldaki akranlarından geride ve yetersiz hissetmiştir. Raşitizm rahatsızlığından dolayı dört yaşına kadar yürüyememiştir. Beş yaşında ise geçirdiği ağır bir zatüreden dolayı ölümle burun buruna gelmiştir. Doktoru Adler’in artık yaşama ihtimalini olmadığını belirtse de yaşama tutunmayı yine de başarmıştır. Çocukluğunun ilk beş yılında geçirmiş olduğu raşitizm ve zatüre onun yaşamı boyunca kişiliğini, ruhsal durumunu ve almış olduğu kararları oldukça etkilemiştir. Bu tecrübelerin psikolojik etkisini uzun süre üzerinden atamamış ve hastalıklara karşı vermiş olduğu mücadeleler onun hayata bakışını şekillendirmiştir. Ölüme karşı daha iyi bir savunma yapabilmek amacı ile de ilerleyen yıllarda tıp doktoru olmaya karar vermiştir. Geçirmiş olduğu rahatsızlıklar kardeşleriyle olan ilişkilerini de etkilemiştir. Kendisini sürekli rakip olarak gördüğü ağabeysi ile kıyaslamakta ve bir yetersizlik hissetmektedir. Küçük erkek kardeşinin ölümüne tanıklık etmesi ve annesinin süreğen hastalıkları nedeni ile doktorluk yapma isteği iyice artmıştır. Sürekli olarak kendisini annesine kabul ettirme uğraşı vermiş ancak annesi tarafından reddedildiği hissine kapılmıştır. Yaşamı boyunca güvene dayalı bir ilişki geliştirmiş olduğu kendine yakın hissettiği babası Adler’e doktor olma yolunda maddi ve manevi önemli ölçüde destek sağlamıştır. Eğitim hayatının ilk yıllarında okula adapte olmada ve başarı göstermede güçlük yaşamıştır. Öğretmenlerinin Adler’e okulu bırakıp tamircilik yapmasını önermesine babası karşı çıkmış ve seçeceği mesleğe Adler’in karar vereceğini belirtmiştir. Lisedeki matematik öğretmeninin ona artık ödev yapmasının bir gereği olmadığını ve daha fazla sinirlenmemek için bir daha ona soru sormayacağını belirtmesi üzerine Adler bu duruma karşı bir tepki olarak dersleri daha çok dikkatle dinlemeye başlamış ve çalışmaya başlamıştır. Daha sonraki derslerde gösterdiği azim ve başarı ile Adler matematik dersinde sınıfının en iyisi olmuştur. “Yaşamlar İlgili Sorunlar” kitabında bu olaydan sonra kendine hep “Kendine bir sınır koymamak şartıyla, her insan her şeyi yapabilir” düşüncesi eşlik ettiğini belirtmiştir (Adler, 2016). Adler’in çocukluk yıllarında hastalıklara karşı vermiş olduğu mücadeleler, kardeşleri ile olan mücadelesi, annesinin takdirini kazanma çabası ve akademik alandaki deneyimleri ileriki yıllarda oluşturacağı Bireysel Psikoloji kuramının temel taşları olan aşağılık ve üstünlük kompleksi, doğum sırası, yaşam stili ve yaşam hedefi gibi kavramların temelini oluşturmuştur. Neredeyse çocukluğunun tamamı hastalıklara bağlı fiziksel yetersizliklerle mücadele ile geçmiş ve eğitim hayatı boyunca da başarısız olarak atfedilmiştir ve bu sebeple de kendisinde bir aşağılık kompleksi oluşmuştur. Aşağılık kompleksinden kurtulmak için kendisine belirlediği yaşam biçimi ise üstünlük hedefi olarak ortaya çıkmıştır (Uygur, 2015). Çok önemli konularda meslektaşı Sigmund Freud ile fikir ayrılıklarına düşse de Adler de bireyin yaşamında çocukluktaki yaşantıların önemli derecede belirleyici olduğunu vurgular. Adler yaşam stilinin çocukluğun ilk beş yılında oluştuğunu belirtmenin yanı sıra bireyin çalışarak yaşam stilini olumlu yönde değiştirebileceğini de savunur. Bunun kendi yaşamında en büyük kanıtı ise öğretmenlerinin bile ondan bir başarı umudu kalmamasına rağmen iyi bir tıp doktoru ve öncü bir psikolog olmasıdır. Adler daha sonra Viyana Üniversitesi Tıp fakültesinde eğitimini tamamlamış ve sıkı bir feminist ve sosyalist olan Raissa Epstien ile evlenmiştir. Kendisi de üniversite yıllarında sosyalizm ve Marksizm’den etkilenmiş; eşitlik, demokrasi, toplum ve işbirliği gibi kavramlar kurmuş olduğu Bireysel Psikoloji ekolünde önemli kavramlar olarak yer almıştır (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017).

Bireysel Psikoloji Nedir?

Adlerien psikoloji ya da bireysel psikoloji Sigmund Freud’un ortaya attığı insan doğasının katılığı ve değişmezliğine karşı çıkmaktadır. Adler, bireyin kendi yaşamının ustası olduğunu savunmuştur. Bireyin kendi iradesi ile yaşamının hedeflerine yönelmesi, bilinçli olarak davranışlarda bulunması onun bir kader kurbanı olmadığını, kendi yaşamını şekillendirme ve yönetme gücüne sahip olduğunu vurgular. Kişiliği id, ego, süperego gibi parçalara bölerek ele alan Sigmund Freud’un aksine Alfred Adler, kişiliği bir bütün olarak ele almıştır (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017). Kişiliğin ancak bütüncül ve sistematik bir bakış açısı ile anlaşılabileceğini savunan Adler aynı zamanda kişilik oluşumunda soyaçekimi (kalıtım) de reddeder. Kalıtımın kişilik üzerinde bir etkisinin olduğu kabul edilir fakat bir yapı taşıdır. Kişiliği şekillendiren kalıtımsal özelliklerin üzerine işlenen çevresel faktörlerdir (ebeveyn ilişkileri, yetiştirilme tarzı, sosyo-ekonomik durum vb.). Kişiliğe bütüncül olarak bakmak hem kalıtımsal hem de çevresel özellikleri birlikte ele almaktan geçmektedir. Aynı zamanda bireyin davranışlarının da bütüncül olarak ele alınması gerekmektedir. Adler, “bilinç” ve “bilinçdışı” kavramlarını kullanmamın doğru olmadığını öne sürmüştür. Bilinç ve bilinçdışı aynı yönü göstermektedir ve birbirleri arasında herhangi bir karşıtlık durumu yoktur. Bireyin davranışlarını bilinç veya bilinçdışı değil davranışa neden olan amaç ve hedefler belirlemektedir. Adler, insanı anlamanın yolunun insan varlığını bir birlik ve bütünlük içerisinde kabul etmekten geçtiğini ifade etmektedir (Adler, 2016). İnsanın birlik ve bütünlüğünü oluşturan ve bireyin davranışlarını anlamada bakılması gereken en önemli nokta bireyin içinde yaşadığı sosyal çevredir. Adler, insanı sosyal bir varlık olarak tanımlamaktadır. İnsan varoluşunu ancak diğer insanlarla etkileşim içerisine girerek anlamlandırır. Birey yaşadığı topluma ve kültüre bir şekilde katkı sağlayıp ait hissetme uğraşı içerisindedir. Doğuştan gelen toplum duygusu bireyi sosyal anlamda diğer bireylerle ilişki içerisine sokar. Bireyin kişiliğini analiz etmede ve davranışlarının nedenini anlamada bireyin içinde yaşadığı sosyal çevre büyük ipucu verir. Bireyin sağlıklı bir ruh haline sahip olabilmesi için topluma uyum sağlayabilmesi, topluma katkıda bulunabilmesi hem de kendini bulunduğu sosyal bağlam içerisinde güvende hissetmesi önemlidir. Toplumdaki nevrotik bireyler toplumun gerçeklerine uyum sağlayamazken sağlıklı bir kişiliğe sahip olanlar toplumun getirilerine ayak uydurmayı başarmış kişilerdir. Adler’in ortaya attığı bireysel psikoloji kuramı, Sigmund Freud’un psikanaliz kuramının aksine bireyin gelişim ve değişimine vurgu yapar. Adler her bireyin yaşamında bir amacının olduğunu ve bu amaca yönelik bilinçli ve amacına yönelik davranışlar sergilediğini vurgular. Bireyin yaşamının özü kendisine belirlediği yaşam hedefleri oluşturmaktadır. Bireyin kendisinde amacına ulaşma ve yaratma potansiyeli mevcuttur. Bireyin davranışa geçmesini sağlayan etmen biyolojik etmenler (güdüler) değil gelecek odaklı hedefleridir. İnsan kendi yaşam hedefleri yönünde hareket eden bir varlıktır. Yaşam hedefi çocukluğun ilk 5 ile 6 yılı arasında şekillenmekte ve oluşan yaşam hedefi bireyin dünyanı anlamlandırması, algılaması ve yorumlamasında etkilidir. Bireyin benliği yine yaşamının ilk 6 yılında şekillenirken aile ortamı, doğum sırası ve bireyin dünyayı algısı benliğin şekillenmesinde etkili olur. Benlik, oluşturduğu yaşam stili içerisinde yaşam hedefine yönelik amaçlı davranışlarda bulunarak güçlenmektedir. Bireysel psikoloji ise bireyin hedefi doğrultusunda yerine getirmesi gereken davranışları keşfetmesinde, hatalı davranışların farkına varıp düzeltmede ve sosyal çevresine uyum sağlamasında yardımcı olmaktadır.

Bireysel Psikolojinin Temel Kavramları

Sosyal İlgi (Toplum Duygusu)

Sosyal ilgi kavramı bireysel psikoloji kuramının en önemli kavramlarından biridir. Sosyal ilgi, toplumsal duygu veya sosyal duygu olarak da ifade edilmektedir. Doğuştan getirilen sosyal ilgi, topluma olumlu yönde katkıda bulunmak ve tüm insanları değerli görmekle ilgilidir. Sosyal ilgi düzeyi yüksek olan bireyler dünyanı daha güzel ve yaşanabilir bir yer haline getirme gayretindedir. Sadece insanları değerli görmeyi kapsamayan sosyal ilgi kavramı aynı zamanda diğer tüm canlıları da kapsamaktadır. Sosyal ilgi düzeyi yüksek olan bireyler çevresine ve diğer insanlara bağlılık hisseder, sosyalleşmede, insanları sevmede ve insanlara güvenmede, meslek edinmede ve meslekte ilerlemede çok büyük zorluklar çekmezler. Crandall’ın ifadesi ile “insanlık için değerli olanı değerli görmek” olarak ifade edilen sosyal ilgi kavramı tutarlı ve bütüncül bir kişilik yapısının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Adler, sosyal ilgi kavramını empati ile çok yakından ilişkilendirmiştir. Adler sosyal ilgiyi “başkasının gözü ile görmek, başkasının kulağı ile duymak, başkasının kalbiyle hissetmek” olarak açıklamıştır. Sosyal ilgi günlük yaşamda karşılaşılan sorunları aktif ve dinamik bir şekilde çözümlemede bireye katkı sağlar. Sosyal ilgi düzeyi yükseldikçe bireyin sorunlar karşısında başa çıkma kaynakları da aynı şekilde fazlalaşır. Suçlular ile yapılan araştırmalarda sosyal ilgilerin düşük ve sorunlar karşısında yaratıcı çözüm üretme kabiliyetlerinin zayıf olduğu saptanmıştır. Sosyal ilginin yetersiz olması bireyin hatalı amaçlar belirlemesi, sınırlı sayıda davranış sergilemesi ve problem çözmedeki eksikliği ile yakından ilgilidir. Sosyal ilgi aynı zamanda psikolojik iyilik göstergesidir. Patolojinin temelinde sosyal ilginin yetersizliği bulunur. Sosyal ilgi geliştikçe birey sağlıklı bir ruh hali ile psikolojik, sosyal ve duygusal açıdan iyilik haline sahip olur. Yaşam doyumunu arttıran sosyal ilgi ne kadar yüksek düzeyde olursa birey problemler karşısında cesur ve özgüvenli olur, kendini dünyada evinde hisseder ve yaşamdan olabildiğince faydalanabilir. Sosyal ilginin ilk gelişimi çocukluk yıllarında ebeveyn ilişkilerinde filizlenir. Çocuğun sosyal olarak ilk etkileşime geçtiği kişiler kendi ebeveynidir. Ebeveynler çocuğun ihtiyaçlarına yönelik olumlu cevaplar verebiliyorsa, çocuk ile karşılıklı olarak sevgi verip alabiliyorlarsa çocuk da olumlu bir sosyal ilgi tutumu geliştirir. Çocukluk yıllarında ebeveynler ile kurulan sağlıklı bağlanma ilişkileri ileriki yıllarda kurulacak yakın ilişkilerin belirleyicisi olmaktadır. Fakat sadece sosyal ilgi gelişimini ebeveynler şekillendirmez. Çocuğun okul çevresi, arkadaşları, öğretmenleri ve yaşadığı kültür gibi sosyal bağlam içerisindeki her şey sosyal ilgi gelişimini etkilemektedir. Bu sebeple Adler, bir bireyi tanımanın yolunun ilk olarak o bireyin içinde yaşadığı sosyal çevreyi anlamaktan geçtiğini söylemektedir (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017). Bir bireyin ne şekilde düşündüğünü bilmek için öncelikli olarak diğer bireylerle ilişkisini incelemek gerekmektedir. İnsanın sosyal bir varlık olması ifadesi davranışlarını çevreye uyum sağlama ve katkıda bulunma gayretinden gelmektedir. Davranışlara yön veren çevredir ve birey ancak bir sosyal çevre içerisinde varlığını anlamlandırabilmektedir. Toplu yaşama eğilimi insanlık tarihinden beri var olmuştur. İnsan tarihten beridir toplu yaşamaya ihtiyaç duymaktadır. İnsanın toplu yaşama ihtiyacının altında yatan temel sebep ise tek başına yaşayacak kadar güçlü olmamasıdır. Canlılar âleminde yaşamını korumada tek başına güçsüz ve yetersiz olan canlılar yaşamlarını devam ettirebilmek için sürü halinde yaşamaktadır. İnsanlar beraber oldukları zaman kendilerini güvence altına almış olurlar. Toplu yaşama ihtiyacı bir içgüdü olarak insanda yer etmektedir ve insanlık ancak birlikte olduğu zaman uygarlık olarak bir ilerleme kaydetmiştir. Adler, toplumun önemini şu şekilde açıklamaktadır: “Topluluk insanların varlıklarını sürdürmelerinin en iyi güvencesidir.” (Adler, 2016).

Yaşam Stili

Bireyler yaşamlarının çocukluk döneminden itibaren çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunlarla başa çıkmak için her birey kendine özgü yollar geliştirmektedir. Bu yollardan biri de yaşam stilidir. Her birey hem kendisi hem de çevresi hakkındaki algısı, yorumu ve çıkarımı sonucu kendisine özgü bir yaşam stili oluşturmaktadır. Yaşam stili bireyin dünya görüşünü, benlik algısını ve yaşam stratejilerini içeren benliğin bir bütünüdür. Yaşam stili çocukluğun ilk 5 ile 6 yaşları civarında şekillenmektedir. Bir bireyin yaşam stilini anlayabilmek için ilk çocukluk yıllarındaki aile içi ilişkilere ve doğum sırasına bakmak gereklidir. Yaşam stili bireyin kendisi ve diğerleri hakkındaki bilgilerinin düzenlenmiş hali ve bireyin hayattaki amaçlarını gerçekleştirebilmek için davranışlarını içeren bir yapıdır. Yaşam stili davranışların tutarlı ve hedefe yönelik olmasını sağlamaktadır. Yaşam stili esnek olan bireyler hayatta karşılaştıkları problemlere yaratıcı çözümler bulan, alternatif yollar geliştiren ve yaşamını zenginleştirebilen kişilerdir. Adler, insanın yaratma gücüne vurgu yaparak yaşam stili hayatın ilk 6 yılı içerisinde şekillense bile daha sonraları bireyin davranışlarını değiştirme, seçme ve geliştirme imkânının olduğunu öne sürmektedir. Yaşam stilini asıl olarak inşa eden bireyin kendisidir. Birey yaşamındaki seçimleri ve davranışları yaşam stiline bütünlük kazandırmaktadır. Her birey kendi yaşam stilini oluşturmada özgürdür ve bireyin yaşam stili kendine özgüdür. Birey hayatta davranışlarının sorumluluğunu kendisi taşımaktadır ve yaşamının kontrolü kendi elindedir (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017). Adler yaşam stilini, komplekslerin ya da duyguların ve belirlenmiş yaşam hedeflerine yönelik algı, tutum ve davranışları içeren, bireyin yaşamındaki yol haritası olarak tanımlamıştır. Bireysel psikolojinin ana hedefi ise bireyin yaşam stili içerisindeki hatalı davranışlarını belirlemek ve doğru bir hedefe yönelik olarak hatalı davranışları değiştirmektir. Yaşam stili kendini en güçlü olarak hayattaki zorluklar karşısında ortaya koymaktadır. Bireyin yaşadığı zorluklar ona yaşama dair yeni ve farklı bakış açıları kazandırmaktadır. Bireyin dünyaya dair algısı ve yorumu kendisine belirlemiş olduğu yaşam hedefleri yolunda amaçlı davranışlar kazandırmaktadır. Bireyin gelecek yaşamını kestirebilmek için yaşam stilini anlamak gereklidir. Geçmiş yıllardaki olaylardan etkilenerek şekillenen yaşam stili aynı zamanda bireyin gelecekte göstermesi muhtemel davranışların ipuçlarını içermektedir (Adler, 2016).

Aşağılık ve Üstünlük Kompleksi

Aşağılık duygusu, bireyin dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren var olan, bir ihtiyacı gidermeye yönelik gücün olmadığı durumlarda ortaya çıkan ve bireyi bu eksikliği telafi etmek için harekete geçiren pozitif yönde güdüleyici bir duygudur. Bireysel psikoloji kuramı bireylerin doğumundan itibaren yoğun eksiklik duyguları yaşadıklarını öne sürmektedir. Sağlıklı bireylerin yaşamlarındaki öncelikli hedefi bu eksiklik duygusunu telafi etmek ve mükemmele ulaşmaktır. Aşağılık duygusu normal ölçütlerde sağlıklı bir kişilik yapısının göstergesidir. Bireylerin eksikliklerini fark edip kapatmaya çalışmalarına yönelik bir gelişim imkânı sunmaktadır. Eksikliklerin yarattığı aşağılık duygusundan kurtulabilmek için bireyler üstünlük gösterme çabasına girmektedir. Yetersiz olunan durumların giderilmesi amacıyla birey kendisini geliştirme gayreti içine girer. Yetersizlik duygusu normal şartlarda bir patoloji veya anormallik göstergesi değildir. Adler’e göre insan olabilmek kendini aşağılık hissetmekle başlamaktadır. Ruhsal yönden sağlıklı kişiler eksikliklerini görüp onları gidermeye çalışır. Aşağılık duygusu eksikliklerin telafi edilip giderilmesi için sağlıklı bireyler açısından itici bir güç olarak ortaya çıkar. Aşağılık duygusu bireylerin yaratıcı, üretken ve enerjik olmasını sağlamaktadır. Aşağılık duygusunun ortaya çıkardığı üstünlük duygusu kişisel bir güç kaynağı olmaktadır. Aşağılık ve üstünlük duygusu birbirlerinin dengeleyicisi ve tamamlayıcısı olarak sağlıklı bireylerde yer edinir. Adler, bireylerin mevcut durumlarında yetersiz bir şeyler olduğunu hissettikleri zaman üstün olmaya ve başarı kazanmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. Bireyin geçmişi hissettiği aşağılık duygusu ile ortaya çıkarken geleceği ise ulaşmaya çalıştığı üstünlük hedefi ile şekillenmektedir. Yaşamın temel amacı bir hedef için çabalamaktan geçmektedir. Üstünlük duygusu bireyin kendini algıladığı olumsuz pozisyondan olumlu pozisyona gelme amacını taşımaktadır. Eksi durumdan artıya yönelmek için belli bir hedefe doğru çabalayan birey, aynı zamanda aşağılık duygusunu gidermek için üstünlük duygusuyla hareket eden bireydir (Adler, 2016). Bazı bireyler ise aşağılık duygusunu gidermek için gerekli olan motivasyondan yoksun olabilmektedir. Bu durumdaki birey aşağılık duygusu içine saplanıp kalmaktadır. Sağlıklı bir kişilik için belli ölçütlerde olması gereken aşağılık duygusu telafi edilmediği durumlarda patolojik bir olgu olan aşağılık kompleksine dönüşmektedir. “Kompleks” kavramı yaşanan aşağılık duygusunun derecesini ifade etmekte olup olumlu bir yaşam amacı için risk taşımaktadır. Aşağılık kompleksi geliştiren birey yaşamın yararsız tarafından dünyaya bakmaktadır. Aşağılık kompleksine sahip birey toplum duygusundan da uzaktır. Eksikliklerini gidermek için yeterli güce sahip olmadığı, zorlukların üstesinden tek başına gelemeyeceğini ancak diğer insanların yardımı ile belli başlı problemleri çözebileceği kanısı aşağılık kompleksine sahip bireylerde ortaya çıkmaktadır. Aşağılık duygusu bireyi çevrelemişse ve gelişimi için yararlı davranışlara teşvik etmekten ziyade bireyi bunalımlı ve gelişmeye kapalı bir hale getirmişse patolojik bir hal almış demektir. Adler, aşağılık kompleksine neden olabilecek çocuklukta yaşanılan 3 temel nedenden bahsetmektedir. Bunlar; kusurlu organlar ile dünyaya gelen çocuklar, ebeveynleri tarafından şımartılmış ve ihmal edilmiş çocuklardır. Kusurlu organlara sahip olan bireyler yaşamları boyunca süreğen bir eksiklik duygusu yaşamaktadırlar. Bazı temel ihtiyaçlarını bile gidermek için diğer bireylerin yardımına ihtiyaç duymakta ve onlara bağımlılık hissetmektedirler. Şımartılan çocuklar aile içerisindeki sahip olduğu gücü okul ortamında ve diğer sosyal bağlamlarda elde edemeyebilir. Ev ortamında her istedikleri yerine getirilen çocuklar diğer sosyal bağlamlarda istediklerine ulaşamadıklarında bu durum onlarda ruhsal bir yıkıma yol açabilir. Evde sürekli ilginin üzerinde olan çocuk dışarıda göz önünde bulunmadığı zamanlarda arkadaş edinmede, okul uyumda sorunlar yaşamaktadır. Aşırı ödüllendirici ebeveyn tutumu çocukta bir narsistik kişilik özelliği şekillendirmektedir. Adler’e göre ise narsistik kişiliğin altında yatan temel neden ise aşağılık kompleksidir. Son olarak ebeveynleri tarafından ihmal edilen çocuklar sevgiden ve ilgiden uzak yetişmektedir. Çocukluk ihtiyaçlarının karşılanmaması başlı başına ruhsal yapıda kapanmayacak izler bırakmasının yanı sıra ihmal edilen çocuk diğer bireylerin sevildiğini gördüğü zaman içten içe öfke duymaya başlamaktadır. Kendisinin sevilmeye layık olmadığını düşünen çocukta ise aşağılık kompleksinin oluşması kaçınılmazdır (Gençtarım ve Çetinkaya, 2016).

Kurgusal Üstünlük Hedefi ve Yaratıcı Benlik

Genetik miras ya da çevre koşulları bireylere ne getirirse getirsin bireyin davranışları ve kişiliği üzerinde asıl önemli olan bireyin bu kazanımları nasıl algıladığı, yorumladığı ve kullandığıdır. Birey kendi bilişsel şemasına uygun olarak seçimlerde ve davranışlarda bulunmaktadır. Olaylar karşısında bireyler kendi öznel düşüncelerini, fikirlerini ve kararlarını oluşturmada yeteneklidir. İnsan kendi yaşamının bir mimarı olarak kendi hayatında aktif rol oynamaktadır. Adler’e göre insan sadece uyarıcıya tepki üreten otomatik bir varlık değil kendi inançlarını oluşturabilen bir varlıktır. Birey kendi bilişsel şemasına uygun olarak geliştirdiği inançlar ile hayata bakış açısını geliştirir. Yani bireyin zihinde dünyanın kendisine dair bir öznel yorumu mevcuttur. Bireysel psikolojide bireyin dünyaya bakış açısı “yaşam stili” olarak adlandırılırken insanın bu yaratma gücüne verilen ad ise “yaratıcı benlik”tir. Yaratıcı benlik sayesinde insan kendi özel yaşam hedefini oluşturmaktadır. Yaşam hedefi sayesinde bireylerin davranışları tutarlılık kazanırken aynı zamanda kişiliği de bütünleşmektedir (Uygur, 2015). Bireyin yaşama eksiden başladığı ve artıya ulaşma çabası içerisinde olduğunu belirten Adler, her bireyin yaşamında kendine özel bir yaşam hedefi olduğunu belirtmiştir. İnsan doğası gereği amaçlı davranışlar sergilemekte ve bir hedefe yönelik ilerlemektedir. Bireysel psikolojide bireyin kendisine belirlemiş olduğu yaşam hedefine ulaşma yolundaki çabası “kurgusal finalizm” olarak adlandırılmaktadır. Aşağılık olarak dünyaya gözlerini açan insan mükemmele ulaşma yolunda ilerleyen yaratıcı güce sahip bir varlıktır. İnsanı tüm yönleriyle tanımak için ise kendisini mükemmele ulaştıracak olan yaşam hedefini anlamak gereklidir (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017).

Doğum Sırası ve Kardeş İlişkileri

Adler kişilik gelişiminde ebeveyn tutumunun ve aile içerisindeki doğum sırasının önemine vurgu yapan ilk kuramcılardandır. Adler, bireylerin aynı aile içerisinde dünyaya gelseler dahi kendilerini konumlandırdıkları psikolojik doğum sırasına göre kişiliklerinin farklılaşabileceğini öne sürmektedir. Biyolojik doğum sırasından ziyade asıl olarak kişiliğe etki eden bireyin aile içerisinde kendini konumlandırdığı doğum sırasıdır yani psikolojik doğum sırası. Kardeşler arasında ebeveyn ilgisini üzerine çekme, güç kazanma ve başarı elde etmeye yönelik psikolojik bir savaşın olduğunu öne süren Adler, bu savaşın etkilerinin bireylerin yetişkinlik dönemindeki tutum, davranış ve düşüncelerine yansıdığını belirtmektedir. Her doğum sırasının iyi ve kötü yanları bulunmakla beraber asıl önemli olanın doğum sırasının görevini ne derece iyi yerine getirildiğidir. Adler’in doğum sırası ile ilgili yaptığı açıklamalar tek çocuk, birinci çocuk, ikinci çocuk ve en küçük çocuk üzerinedir (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017).

İlk çocuk: Ailede ilk çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte bir stres ve telaş yaşanmaktadır. Bu durumun sebebi ebeveynlerin ilk kez çocuk sahibi oluyor olması ve çocuğa yönelik nasıl davranacağını bilmemeden kaynaklanmaktadır. İlk çocuğa karşı ebeveynler genel olarak daha titiz davranmaktadırlar. Sürekli olarak ilgi aile içerisinde çocuğun üzerindedir. Çocuğa hep en iyisini sunmaya çalışan ebeveynler için yaşamın merkezidir. Çocuğa karşı böyle bir ebeveyn tutumunun sonucu olarak ilk çocuklar genellikle şımarık bir şekilde yetiştirilmektedir. İlk çocuğun el üstünde tutulma durumu ikinci bir çocuğun aileye katılımına kadar devam etmektedir. İkinci çocuk aileye katıldığı zaman eğer ilk çocuk üç yaşından daha büyükse kardeşini benimsemesi ve kabullenmesi daha kolay olacaktır çünkü çocuk o yaşa kadar kendi yaşam stilini oluşturmuş ve yaşamının merkezine kendisini koyabilmiştir. Üç yaşından küçük ise eğer kardeşine karşı bir düşmanca tutum sergileyebilir. Bunun sebebi ikinci kardeşin sürekli olarak kendisinde olan ebeveyn ilgisini üzerine almasıdır. İlk çocuk sarsılan tahtını geri alabilmek amacıyla bir mücadeleye girer. Bu sebeple genel olarak ilk çocuklar güç yönelimli olma özelliği taşımaktadır. Aynı zamanda ebeveyn ilgisini kaybetmiş olmanın üzüntüsü ile insanlara karşı güvensizlik duygusu geliştirirler. İlk çocuklar anormal kişilik özelliği geliştirmeye daha yatkın olmalarının yanı sıra eğer gücü elinde tutma uğraşı ile lider bir kişilik sahibidirler. Kurallara uyma, otoriteye itaat eğilimleri de aynı zamanda daha fazladır (Gençtarım ve Çetinkaya, 2017).

İkinci çocuk: Aileye ikinci çocuğun katılımı ile önemli ölçüde değişiklikler meydana gelmektedir. İkinci çocuk dünyaya gözlerini açar açmaz bir rekabetin içine girmektedir. İlk çocuğun kendisini bir rakip olarak görmesiyle bir mücadele ortamı içerisinde yetişmektedir. Bu rekabet ilk çocuğun ebeveyn ilgisini kendisinde tutmaya çabalaması ve ikinci çocuğun da bu ilgiyi kendi üzerine almaya çalışmasıdır. Ebeveyn ilgisi üzerinden başlaya bu rekabet kardeşlerin ileriki yaşamlarında da açık olmasa bile kendisini göstermektedir. İkinci çocuk sürekli olarak ilk çocuğun göstermiş olduğu başarıdan daha büyük bir başarı göstermenin stresi ile yaşamaktadır. Bu nedenle ikinci çocuklar genel olarak hırslı ve mükemmeliyetçi bir kişilik yapısına sahip olmaktadır.

  1. küçük çocuk: Ailedeki en küçük çocuk en çok üzerine titrenen, en gözde ve en şımarık yetiştirilen çocuğudur. küçük çocuğun konumu aile içerisinde hep aynı kalmaktadır, yani bu çocuklar ailenin hiç büyümeyen çocuğudur. En küçük ve en güçsüz olma durumu çocuk üzerinde aşağılık kompleksinin gelişmesine neden olabilmektedir. Çevresindeki herkes kendisinden daha büyük ve güçlü olduğu için sürekli olarak bir yetersizlik duygusu yaşamaktadır. Yaşamının ileriki dönemlerinde de bir başkasına muhtaç, kendi yaşamının sorumluluğunu alamayan, yanlış bir yaşam hedefi oluşturabilmesi muhtemel olan bireylerdir. Güç karşısındaki çaresizlikleri en küçük çocukları daha isyankar, liberal ve dünyayı değiştirme niyetinde bireyler haline getirmektedir.
  2. çocuk: Aile içerisinde tek çocuk olarak yetişen bireyler ebeveynlerin ilgi ve dikkatini uzun süreli olarak çekmektedir. Şımartılma ihtimalleri çok yüksek olan tek çocuklar yaşamlarının ileriki dönemlerinde de diğerlerine bağımlı bir tutum geliştirmektedir. Yoğun bir ilginin sonucu olarak şişirilmiş bir benlik algısına ve yoğun bir üstünlük duygusuna sahip olabilmektedirler. Narsist kişilik eğilimi sergilemeleri muhtemel olan tek çocuklar kişilerarası ilişkilerde ve sosyal çevreye uyumda büyük problemlerle karşılaşabilmektedir.

Kaynakça:

Adler, A. (2016). İnsan doğasını anlamak. İzmir: Atlantis Yayınevi.

Adler, A. (2016). Yaşam bilgisi. İzmir: Atlantis Yayınevi.

Adler, A. (2016). Yaşamla ilgili sorunlar. İzmir: Atlantis Yayınevi.

Gençtarım, D. ve Çetinkaya, E. (2017). Kişilik kuramları. Ankara: Pegem Akademi.

Uygur, A. (2015). Din psikolojisi açısından “Alfred Adler psikolojisi”nin değerlendirilmesi. İstanbul üniversitesi, İstanbul.

Aydın Deniz YÜCE


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.